Kapının önünde donakaldım.
O küçük kız… Ceren’in aynısıydı. Aynı gözler, aynı yüz, aynı duruş. Ama bu bile beni asıl sarsan şey değildi.
Onun elini tutan kişiyi gördüğüm an dünya yeniden başıma yıkıldı.
Bu… eski eşimdi.
Altı yıl önce beni, acımı, her şeyi geride bırakıp giden adam… şimdi karşımda, hiç var olmaması gereken bir çocukla duruyordu.
Göz göze geldik. Yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
Ceren elimi çekiştirdi.
“Anne, bak! Elif de geldi.”
O an içimde bir şey koptu. Adımlarım beni istemsizce onlara doğru götürdü.
“Bu… ne demek?” diye fısıldadım. Sesim titriyordu.
Eski eşim yutkundu. Gözlerini kaçırdı.
“Burada konuşamayız,” dedi.
“Yoo, konuşacağız!” diye patladım. “O çocuk kim?!”
Yanındaki küçük kız korkuyla bana baktı. Gözleri doldu. Tıpkı Ceren ağlayacakken nasıl bakıyorsa… aynıydı.
Eski eşim dizlerinin üzerine çöktü, kıza dönüp yumuşak bir sesle konuştu:
“Elif, canım… öğretmenin seni bekliyor. İçeri git, tamam mı?”
Kız başını salladı. Ama gitmeden önce bana bir kez daha baktı.
Ve o an… içimde tarif edemediğim bir his yükseldi.
Sanki onu tanıyordum.
Sanki… yıllardır içimde taşıdığım eksik parça karşımdaydı.
Elif okula girince eşim ayağa kalktı. Derin bir nefes aldı.
“Bunu sana anlatacaktım…” dedi.
“Altı yıl mı sürdü?” diye kestim sözünü.
Gözleri doldu.
“O gün… doğumda… doktor sana her şeyi söylemedi.”
Kalbim deli gibi atmaya başladı.
“Ne demek bu?”
“İkizlerden biri… ölmedi.”