Ada’yı, her şeyin yolunda olduğuna dair söz vererek odasına gönderdim. Burnunu çekerek gitti ama minik kalbinin korkuyla çarptığını hissedebiliyordum. Odasının kapısı kapanır kapanmaz Leyla bana döndü, çenesi kaskatı kesilmişti. "Onu geri vermeliyiz." Kulaklarıma inanamadım. "Ne?" diye kekeledim. Bana asıl sebebini açıkladığında, dehşet içinde bir adım geri çekildim.
Leyla'nın gözlerinde daha önce hiç görmediğim, nefretle karışık bir korku vardı. Elinde, Ada’nın sosyal hizmetlerden gelen o kalın, şeffaf dosyası duruyordu. Dosyanın arasından eski, kenarları kıvrılmış bir fotoğraf karesi çıkardı ve mutfak masasının üzerine adeta bir zehirli sarmaşık bırakıyormuş gibi fırlattı.
"Bu fotoğrafa bak," dedi sesi titreyerek. "Gerçekten bak."
Masaya yaklaştım. Fotoğrafta yirmili yaşlarının başında, bir hastane yatağında kucağında yeni doğmuş bir bebekle gülümseyen genç bir kadın vardı. Kadının yüzü tanıdık gelmiyordu ama arkasında duran, elini kadının omzuna koymuş olan adama baktığımda kanımın çekildiğini hissettim. Bu adam Gökhan’dı. Leyla’nın on beş yıl önce hayatını kabusa çeviren, ailesini dağıtan ve hapse girmeden hemen önce her şeyimizi elimizden alan o karanlık adam gorsele ilerleyin devamı sonraki sayfda...
Ada... O adamın kızı mı?" diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu.
"Sadece kızı değil," dedi Leyla, hıçkırıklarını zapt etmeye çalışarak. "Gökhan’ın o hastanedeki kadından, yani hapisteyken bağlantıda olduğu o suç ortağından olan kızı. Sosyal hizmetler bize biyolojik ailenin kimliklerini gizli tuttu, sadece 'vefat ettiler' dendi. Ama bu fotoğraf o dosyanın en dibindeki gizli bir bölmeden çıktı. O adamın kanını taşıyan bir çocuğu bu evde büyütemem. Her sabah ona baktığımda, ailemin katilinin gözlerini görmek istemiyorum!"