“Hoş geldin kızım,” dedim.
Gülümsedi. “Davetiniz için çok teşekkür ederim.”
Paltosunu çıkarırken başımı hafifçe yana çevirmiştim. İşte o an gördüm.
İnce bir altın zincir. Köprücük kemiğinin hemen altında duran oval bir kolye. Ortasında koyu yeşil bir taş, etrafında ince oyma yaprak motifleri… Ve yan tarafında minicik, neredeyse fark edilmeyen bir menteşe.
Nefesim kesildi.
Dünya bir anlığına sessizleşti. Kulaklarım uğuldadı. O kolyeyi tanıyordum. Her çizgisini, her kıvrımını. Çünkü yirmi yedi yıl önce onu kendi ellerimle annemin tabutuna koymuştum.
O kolye nesillerdir ailemizdeydi. Annem ölmeden önce elimi tutmuş, “Beni onunla birlikte göm,” demişti. “Artık kimseye geçmesin. Benimle son bulsun.” Söz vermiştim. Tabut kapanırken kolye annemin boynundaydı. Mezara indirildiğini gözlerimle görmüştüm.
İkinci bir kolye yoktu.
Olamazdı.
Sanırım yüzüm bembeyaz olmuştu. Sedef kolyeye dokunarak gülümsedi. “Eski bir parça,” dedi.
Sesimi zor toparladım. “Çok güzelmiş… Nereden aldın?”
Bir an duraksadı. Gözleri yüzümde gezindi. Sanki neyi sorduğumu tam anlamış gibiydi.
“Anneannemden kaldı,” dedi sakin bir sesle. “En azından bana öyle söylendi.”
Kalbim bir kez daha çarptı. “Anneannen mi?”
Başını salladı. “Evet. Ama hikâyesini tam bilmiyorum. Sadece ailemde uzun süredir olduğunu söylediler.”
Oturduk. Yemek boyunca konuşmalar sürdü ama ben neredeyse hiçbirini duymadım. Gözüm sürekli o kolyedeydi. İçimde iki ihtimal çarpışıyordu: Ya biri mezarı açmıştı… ya da annemin bana anlatmadığı bir şey vardı.devamı icin sonrki syfaya gecinz...