Fırını aldığım ilk sabahki süreçte bir heyecan, kapsamlı bir merak vardı.


anlatacaklarımın en fazlasıydı.Fırını devraldığım gün, sabah uçsuz bucaksız bir heyecanla kapının anahtarını çevirdim. İsim tabelasını yeni astık; yanında eski püskü bir ekmek küreği, duvarda asılı. Mahalle hâlâ uykudaydı ama fırının içi yeni umut kokusuyla doluydu. Rafları yerleştirirken, kasabanın yaşlı bir kadını belirdi kapıda. İnce bir şal başına düşmüştü, elleri nazikti ama yüzünde yılların çizgileri vardı. Kahvaltı isteyen müşterilere güler yüzle hizmet ederken, kadın tezgâha yaklaştı ve küçük bir konuşmayla para uzattı. Para üstünü vermem için cüzdanımı açtım; o ise elini geri çekip bayat bir somun istedi.

İlk başta bunun nostaljik bir tercih olduğunu sandım. Esnaf huyu, insanlara en iyisini sunma isteği, beni taze ekmeğe yöneltti. Ama kadının ısrarı vardı; bayat somun istiyordu ve yüzündeki ifade başka şeyler fısıldıyordu. Gün boyunca ona birkaç kez rastladım. Her gelişinde aynı ritüeli tekrarlıyor, aynı somunu alıyor, aynı yavaş adımlarla uzaklaşıyordu. Komşular endişeyle bakıyor ama kimse sormuyordu. Kasabanın günlük geçişi içinde küçük bir olay gibi görünüyordu bu, ta ki ben daha çok bakana kadar. Bir yandan fırının işleri, diğer yandan bu kadının hikâyesi zihnimi meşgul ediyordu. Akşamüstü çökerken, dükkânın loş ışıkları altında onun ardında iz bırakan adımlarını izledim ve merakıma yenildim. Kapısını çaldım, adını öğrendim: Emine Hanım. İçeri davet ettim. Otururken o suskun, ben soran olmuştum. İyi olup olmadığını sordum; o ise sadece eskiden kalan bir alışkanlıktan bahsediyormuş gibi anlattı. Sözleri basitti ama satır aralarında farklı hazineler saklıydı.

Ben sessizce dinledim, çünkü hissetmiştim ki onun anlatacağı şey sadece kendi tercihi değildi. O akşam, fırının sıcak odası ve sokaktan gelen rüzgâr arasında Emine Hanım’ın geçmişine ilk adımı atmıştım. Bu adım, kasabanın yüzeyinde görünmeyen bir kahramanlık hikânetini açığa çıkarmaya başlayacaktı.


Reklamlar