Sonra lise mezuniyet günü geldi çattı. Törende okul birincisi olarak bir konuşma yapacaktım; çok gergindim, her kelimesini özenle yazıp ezberlemiştim. Babam mezuniyetim için kıt kanaat geçinmesine rağmen bana harika bir elbise almıştı. Üzerimde gördüğünde sevinçten gözleri dolarak dünyanın en güzel kızı olduğumu söyledi.
Törene babamla birlikte gittik. O sabah camide bir cenaze işi olduğu için törene aceleyle, cübbesiyle gelmek zorunda kalmıştı. Bu durum beni zerre kadar rahatsız etmedi, aksine büyük bir gururla koluna girdim ve babam salondaki yerine oturdu.
Ama sınıf arkadaşlarım onu o halde, lüks kıyafetli diğer velilerin arasında görünce yine gülüşmeye başladılar. Biri arkadan, “Aaa, Bayan Mükemmel gelmiş!” diye bağırdı. Başka biri kahkaha atarak, “Zeynep, inşallah bize burada vaaz vermeyeceksin!” diye seslendi. Bir an için kendimi çok kötü hissettim.
Müdür diplomamı almak ve konuşmamı yapmak üzere beni sahneye çağırdı. Mikrofona doğru ilerlerken, en öndeki çocuklardan birinin “Bakın, bize yine din dersi vermeye hazırlanıyor,” dediğini duydum ve tüm salon bir anda yankılanan kahkahalara boğuldu.
İşte tam o saniye içimde bir şeyler koptu.
Aylarca üzerinde çalıştığım, öğretmenlerime ve okul yönetimine teşekkür edeceğim o sıradan, kibar konuşma notlarını ellerimle buruşturup kürsünün yanına fırlattım. Salondaki kahkahalar yavaş yavaş kesilirken, mikrofona doğru eğildim ve doğrudan o alaycı kalabalığın, o kibirli çocukların ve onları öyle yetiştiren ailelerinin gözlerinin içine baktım.