70 yaşındaki Hüseyin Efendi, Anadolu’nun ücra bir kasabasında yaşayan varlıklı bir ağaydı. On yıl önce vefat eden ilk eşi Hacer Hanım’dan geriye, her biri evli barklı üç kızı kalmıştı.
İlerlemiş yaşına rağmen Hüseyin Efendi’nin kalbinde hâlâ bir ukte vardı: Soyadını yaşatacak ve aile mirasını devralacak bir erkek evlat sahibi olmak. Bu arzusunu gerçekleştirebilmek için yeniden evlenmeye karar verdi. Seçimi, aynı kasabanın yoksul bir ailesinden gelen 20 yaşındaki Zeynep oldu. Zeynep, bahar çiçeği kadar taze ve güzel bir kızdı; ancak yoksulluk belini bükmüştü.
En küçük oğullarının tedavi masraflarını karşılamak için paraya ihtiyacı olan anne ve babası, yüklü bir başlık parası karşılığında kızlarını vermeyi kabul ettiler. Zeynep, hiç istemese de ailesine olan sevgisinden dolayı bu evliliğe boyun eğdi. Düğün arifesinde, gözlerinde yaşlarla annesine şöyle dedi: “Tek umudum bana iyi davranması… Görevimi yerine getireceğim.”
Düğün mütevazı ama gösterişliydi; çünkü Hüseyin Efendi, tüm kasabanın hala “zinde” olduğunu ve bir çocuk babası olmaya hazırlandığını bilmesini istiyordu. Komşular aradaki büyük yaş farkını fısıldaşıp eleştirseler de o bunları umursamadı. Zeynep’in yakında hamile kalacağına olan inancıyla, düğün gecesi için heyecanla hazırlanırken yüzünde mağrur bir gülümseme vardı. Genç kız ise her ne kadar kaderine küsmüş olsa da, üzerine düşen rolü oynamak için mutlu görünmeye çalışıyordu.
devamı sonraki sayfada…

